Beynimiz ve Biz: Zeigarnik Etkisi

Yazımıza, bilinen bir fıkrayı kendimize göre kurgulayarak başlayalım. Oturduğunuz dairenin üzerindeki daireye, işi, gecenin geç vakti biten bir adam taşınır. Adam, işi bitip de evine geldiğinde, yatağına oturmakta, her bir ayağındaki ağır botları tek tek çıkarmakta sonra da onları yere atmaktadır. Çıkan gürültü de, gecenin bir yarısı sizi uykunuzdan uyandırmaktadır. Bir gece, iki gece, üç gece derken en nihayet, sabrınızın taştığı bir anda, merdivenlerden hızla yukarı çıkıyor, üst komşunun kapısını çalıyor ve ayakkabıları nedeniyle çıkan gürültüden dolayı uykunuzdan uyandırıldığınız için şikâyetinizi bildiriyorsunuz. Adam, yaptığından mahcup, sizden özür diliyor ve kapıyı kapatıyor. Ertesi gece, adam, işten geç gelip ve de sizinle olan konuşmayı unutup, bir ayağından çıkarttığı botu yere atıyor. Çıkan gürültü sizi uyandırıyor. Bu arada, adam, sizinle yaptığı konuşmayı hatırlıyor ve diğer ayağındaki botu çıkarıp, yavaşça yere koyuyor. Siz ise, uykunuzdan uyanmış, adamın ikinci ayakkabıyı da atmasını bekliyor ve sonra da uykuya geçmeyi düşünüyorsunuz. Ancak, ikinci ayakkabının gürültüsü bir türlü gelmiyor. En nihayet, gecenin bir vakti o hışımla merdivenleri çıkıyor, üst kattaki komşunun kapısını çalıyorsunuz. Adam, kapıyı utanarak açıyor. Siz de, haklı kızgınlığınızla adama şöyle diyorsunuz “Yahu, ikinci ayakkabıyı da, atacaksan at, ben de bir an evvel uykuya geçeyim”

Zihnin, bizi rahatsız eden, irademiz dışı bu tür beklenti takılmalarını, şimdi de aşağıdaki deney/araştırmaların gösterdiği doğrultuda anlamaya çalışalım.

1920’lerin ortalarında bir grup psikolog, Berlin Üniversitesinin restoranına gider. Kalabalık grup, siparişlerini verir. Siparişi, tek bir garson alır. Ancak, hiçbir siparişi kaydetmez. Grup, yemeklerini yer ve restorandan çıkar. Daha sonra, gruptan bir psikolog, geri dönerek, aynı garsonu bulur ve bunca siparişi aklında nasıl tuttuğunu sorar. Garson, üniversitenin onca kalabalık restoranındaki değil biraz evvel aldığı siparişi, psikologlardan oluşan grubu bile hatırlamamaktadır. Garsonun psikoloğa söylediği tek şey, siparişleri aklına yazıp, yemeklerin ilgili kişilere ulaştırılmasını sağladıktan sonra siparişleri aklından sildiğidir.

Bluma Zeigarnik kocası ile (1920)

Konu, Rus öğrenci Bluma Zeigarnik’in (1901-1988) ilgisini çeker. Hocası Kurt Levin ile yaptığı çalışmada; bitirilmemiş, sonlandırılmamış işlerin, zihni meşgul ettiğini görürler. İş bitince, zihin bu meşguliyetten kendini kurtarmaktadır.

(Resimde, Bluma Zeigarnik, kocası ile “hocası değil” görülmektedir.)

Zeigarnik Etkisi adı verilen, zihnin bu faaliyeti çerçevesinde aşağıdaki deneyleri gözden geçirelim.

Deney -1 Zeigarnik, bir takım deneklerden, bir seansta birden fazla defada, belli renkteki boncukları, kendilerine verilen sırada dizmelerini ister. Ancak, Zeigarnik bazen, boncuk dizilmesi esnasında, deneklere engel olup, boncuk dizme işini yarım bıraktırır. Söz gelimi, her bir denekten, istenilen sırada ve on beş defa boncuk dizmesi istendiğinde, on iki dizimin sonuna kadar müdahale edilmezken (denekler, boncuk dizimini tamamlarken), üç dizim yarım bıraktırılır. Zeigarnik, aradan belli zaman geçtikten sonra, deneklere, hangi dizimlerin akıllarında kaldığını sorduğunda, “kendilerine yarım bıraktırılan boncuk dizimleri” olduğunu söylerler.

Deney-2 Tamamlanmamış işleri olan bir grup deneğe, bir roman okumaları ve romana ait detayları aktarmaları istenir. Detayların hatırlanması konusunda, deneklerin romana, beklenilen düzeyde konsantre olamadığı görülür. Bir başka deneyde ise, tamamlanmamış işleri olan ancak, bu işleri tamamlamaları için kendilerine plan yapmalarına izin verilen kişilerin (işleri tamamlamaları için değil, tamamlanmamış işlerin nasıl tamamlanacağına yönelik plan yapmaları için) okudukları romana ait detayları daha iyi hatırladıkları görülür. Buradan şu anlam çıkmaktadır ki, zihnin bilinçdışı çalışan kısmı, başka bir işe daha rahat geçebilmesi için, bir evvelki işin bitirilmesi doğrultusunda, bilinç dâhilinde çalışan kısma (prefrontal kortekse) plan yapması için baskı yapmaktadır. Aksi halde, sonraki işler (belki de bütün bir hayat) negatif olarak etkilenebilecektir

Deney -3 Zeigarnik deneylerinden altmış yıl sonra, Kenneth McGraw, deneye katılan deneklere belli bir ödül karşılığında olmak üzere zor bir yapboz verdi. Deney başladıktan belli bir süre sonra hiç kimseye, yapbozu tamamlamasına fırsat verilmedi ve deneyin bittiği söylendi. Ancak deneklere, yapbozları tamamlamadıkları halde ücretleri ödendi. Deneyi tertipleyen uzmanlar, deneyin yapıldığı ortamdan ayrıldılar. Ancak deney, asıl bundan sonra başlıyordu. Deneye katılanların büyük çoğunluğu, kendilerinden istenmediği halde, deneyin yapıldığı ortamda kalarak yapbozu tamamlamaya devam ettiler.

Muhtemel ki, geçmiş dönemde, okuldayken, çözdüğümüz problemlerden çok, çözemediklerimiz akıllarımızda kalmıştır.

Buna başka bir örnek olarak da, bir savaş ortamında, oğlunu, kocasını, sevdiğini kaybedenler; ölen kişinin bedenine ulaşamadıklarında benzer eksiklik duygusunu yaşamaktadırlar. Bir başka ifadeyle, savaşta öldüğü, ancak bedenlerinin kayıp olduğu, ölen kişinin yakınlarına söylendiğinde, ölen kişinin belirli bir mezarının olmaması nedeniyle, yakınlarının zihinleri, tamamlanmamışlık duygusu ile bir ömür boyu meşgul olacaktır. Özellikle, 1963’te başlayan ve on yıl süren Vietnam savaşı sırasında, kaybolan Amerikan askerlerinin aileleri, ömür boyu unutamayacakları bu işkenceli beklentiyi (travmayı) yaşamışlardır. Yeni doğan bebeklerin hastane ortamından veya kapı önünden küçük yaşta çalınan çocukların anneleri için de beklemekle geçen yıllar, bu tamamlanmamış döngüyü, Zeigarnik etkisini yaratmaktadır.

Hatta, bu gibi durumlarda, kaybolanların, bilinmeyen bir yerde hayatta olup olmadığı belirsizliği yerine, kaybolan kişilerin ölmüş ve bilinen bir gömülü yerlerinin olması, beklentide olan kişinin zihnindeki döngüyü kapatıp, rahatlatacak bir tercihinin olabileceği de sav olarak öne sürülebilir. (Kaybolan kişinin, kayıp olması yerine ölmüş olmasını tercih etmek.)

Öngörülerimizi biraz daha boyutlandırırsak, geçmiş dönemde planlayıp da gerçekleştiremediğimiz projelerimize ait başarısızlıkların, bize, Zeigarnik Etkisi olarak ve “keşke” şeklinde döndüğünü söyleyebiliriz.

Beynimizin irade/karar alma veya bilinç mekanizmamız olan alın lobu yani prefrontal korteksin dışında bir mekanizma ile kendisini ortaya koyan Zeigarnik etkisi, diğer her zihin faaliyetleri gibi, insanoğluna ne tür bir fayda sağlamaktadır acaba?

Öncelikle, “Sorumluluk” denen duygu durumu ile Zeigarnik Etkisi arasında bir bağ kurabiliriz. Genlerimizle gelen ve beyne ait bir mekanizmanın (limbik sistem), içinde yaşadığımız topluluk ve çevre koşulları ile beraber işlenen bu sorumluluk duygusunu, bilmeden (bilincimiz dışında) edinmiş olmalıyız. Bir başka deyişle, sorumluluk duygusu, beynimizin düşünen kısmına ait değildir. Bunun da anlamı, sorumluluk denen mekanizma, genellikle, düşündüğümüz için değil, limbik sistem (duygu sistemimizin olduğu beynimizin olduğu bölüm) tarafından gönderilen elektrik sinyalleriyle düşünen beynimizin (prefrontal lop) uyarılmasıyla, harekete geçmemiz şeklinde gündeme gelmektedir. Muhtemel ki, bir işi tamamlama içgüdüsü olarak da isimlendirebileceğimiz Zeigarnik Etkisi (Sorumluluk duygusu) öncelikle bireyin kendi fiziksel ve psikolojik sağlığı ve güvenliği açısından önemlidir. İkinci ve belki de daha önemlisi, içinde yaşadığı topluluğun, bu kişiye yüklediği (bilinç veya bilinçaltı) görevleri (sorumlulukları) eksik bırakmadan yerine getirmeye motive eden bir mekanizma olma düşüncesidir. Her ne kadar, sorumluluk duygusu günümüzde önemli bir kavram ise de, sorumluluk duygusunun esas fonksiyonel faydası, insanlığın ortaya çıkışındaki zamanda görülmüş olmalıdır. Birey, içinde yaşadığı gruba ait işbölümü sorumluluğunu almakla, kendi yaşamsal varlığını ve güvenliğini, grubun varlığını ve güvenliğinin bir parçasını üstlenerek sağlamış olmalıdır. Yani, kendi varlığı ve güvenliği, içinde yaşadığı topluluğun varlığı ve güvenliğine bağlıdır. Ancak bu, bilinç dâhilinde değil, sorumluluk duygusunu yöneten ve içgüdüsel olarak işleyen beyinsel bir mekanizma dâhilindedir. Söz gelimi avcı toplayıcı bir zamanda, erkekler, elde ettiği besini, eşi, çocuğu gibi bekleyenlerine götürerek bu sorumluluk döngüsünü tamamlamakta, böylece, sorumluluk, kendi dölünün de devamını sağlayacak bireylerin ve benzer üyelerin korunduğu bir mekanizmanın halkası olarak önümüze çıkmaktadır. Ayrıca, sorumluluk duygusu ile harekete geçen bu mekanizma, bireyin kendisini ve içinde yaşadığı grubu, tehlike veya tehdit altındaki durumlarda korumak adına bireyi, görev döngüsünü yarım bırakmadan tamamlamaya zorlayacaktır. (Sorumluluğunu yerine getirmek.)

Günümüzde ise bu tür sorumluluklarımızı yerine getirmemek, katı bir tehditten çok, söz gelimi bir işletmede görevini layıkıyla yapmayan bir memurun, amiri tarafından kınanması veya sene sonunda düşük maaş alması şekline dönüşmüştür. Keza, böyle bir tehdit, dersine çalışmadığı için üniversiteye giremeyip, iş bulamama(!) şekline dönüşmüştür.

Bazen de, gerek ebeveynlerin gerekse içinde yaşadığı toplumun, bireye yüklediği sorumlulukların taşıyamayacağı kadar fazla olması, kişide patolojilere de yol açabilir. Bazen de, bu tür sorumluluklar sistematik olarak bireye belli bir amaç doğrultusunda da yüklenebilir. Böyle durumlarda da, bireye göre, kendi grubunun dışındaki gruplar (kültürel) bir tehdit unsuru haline gelebilir. Birey, burada da, kendi sorumluluğunu yerine getirmek (verilen görevi tamamlamak adına) diğer gruba zarar verebilir. Görülüyor ki, “sorumluluk” dediğimiz kavram da, bulunduğumuz tarafa göre değişmektedir.

Ve yine, birisine verdiğimiz sözü yerine getirene kadar, taşıdığımız bu sorumluluk duygusu da aynı mekanizmanın bir parçası olarak görülebilir.

Özetle diyebiliriz ki, beynimizin duygusal formunu oluşturan ve bize sorumluluğumuzu hatırlatan beyin mekanizmasının (limbik sistem) gerek dış (çevre), gerekse iç (anılar, içsel motivasyonel unsurlar) etkenler ile uyarılması sonucu, bu kısımdan çıkan sinyaller (akson ve dendritler boyunca giden kalsiyum, potasyum, sodyum iyonları ve sinapslardaki nörotransmitterler) prefrontal yani beynimizin düşünen, karar alan kısmına ulaşır. Böylece, düşünen beyin, sorumluluk merkezinden aldığı emri yerine getirmeye, tamamlanmamış döngüyü tamamlamaya çalışır.

“Sorumluluk” denen kavram bir hissediş olup, bu mekanizma olmadan, düşünen beynimiz, ne kadar düşünürse düşünsün, bu sorumluluğu hissedemeyecektir. Şu halde, sorumluluk olarak, bir bireyden gerek kendisi için gerekse içinde bulunduğu toplumun beklentisi ölçüsünde yetişmediği veya yetiştirilmediği durumlarda o bireyi, sorumluluklarını yerine getirmediği gerekçesi ile suçlayabilir miyiz? Buna hemen cevap vermeden evvel, beynin düşünen kısmı ile duygu alanımızın bize yüklediği sorumluluk duygusu alanlarının farklı yerler olduğunu hatırlatmakta yarar var. Beynimiz ve Biz -1 deki gibi, beynin düşünen/karar alan kısmının sağlam olduğu ancak, ahlak ile ilgili değerlendirme yapan mekanizmanın hasarlı olması durumundaki örneğimizi de unutmayalım. O halde, sadece düşünebiliyor olmak yeterli mi? Ne dersiniz?

Buradaki video kelimesine tıkladığınızda “tamamlanmamış”, “eksik kalmışlık” duygusunu siz de yaşayacak mısınız? Bir deneyiniz.

Kaynak: Bu yazı : http://tanrivarmi.blogspot.com.tr/2012/10/beynimiz-ve-biz-2-zeigarnik-etkisi.html adresinden alınmıştır.

Yorum yapın