İçerinin Umudunu Dışarıya Işık Bildim

Bugün bir cezaevinde anneleriyle kalan çocukların yılbaşı etkinliğini gönüllü palyaçolar ile gerçekleştirdik.  Giyindik, boyandık ve çok heyecanlandık…

Döner dönmez hemen Umut nedir? diye araştırdım.  Türk Dil Kurumu bu sözcüğü  “Ummaktan doğan güven duygusu, ümit” veya “Bu duyguyu veren kimse veya şey” olarak tanımlamakta. Ummak ise aynı Türk Dil Kurumu sözlüğünce “Bir şeyin olmasını istemek, beklemek” veya “Sanmak, tahmin etmek”  olarak tanımlıyor.

Umut, neşe olmaya gidip nelerle döndüğümü yazmak istedim.

Naçizane amacım; acılı kelebeklerin kanatlarına turuncu renkler boyamaktı. Palyaço olmak çok istediğim şeydi, bu da ilk deneyim olacaktı.  (Filmlerde gördüğümüz kederlerini sahneye çıkınca atmış gibi yapan palyaçolardan da olmak istemiyordum.)

Her şey olması gerektiği gibi olmalıydı. Biliyordum ki çocuklar hissederdi ve onlar bizden daha gerçekçiydi.

Aklı başında bir palyaço gibi sorgulamalıydım gözlemlerimi…

Onları ilk on dakika görüp sahne arkasına geçtiğimde kendi sürecimin içine dalmaya başlamıştım bile.

Madem bu dünyada ki görevim dokunmaktı, öyleyse önce kendi duygularıma bakmalıydım.

Hislerimi, duygularımı, tutumlarımı, inançlarımı, değerlerimi, normlarımızı saniyeler içinde gözden geçirmeye çalıştım yüzü boyanırken.

Burnuma ucuna kırmızı sürülürken, inançlarım geldi aklıma; kendi duygularımın bir yönü ile ilgili algılarımın ve tanımladıklarımın meydana getirdiği sürekli duygu ağımı fark etim. İlk inançlarıma kadar gittim. Doğa olaylarının iyi kötü şekilde oluşurken onları algılayıp zihnimde ki yer etmelerine, deneyimlerimin inançlara dönüşmesine, benim sanıp başkalarının inancını bana ait sanmama kadar uzandım burnumun etrafında boyayı hissederken… Ah bizim farkında olmadan işlettiğimiz inançlarımız, çoğu zaman baltalayıcı, beceriksizleştirenler…haklı olmak için arzularımızın altında saklanan, kendimizi savunmaktan görmediğimiz inançlarımız. Soyut bilgi ile düşüncelerimize, bakış açımıza, deneyimlerimize, hayallerimize, korkularımıza olumsuz olumlu duygularımıza yapışan o inançlarımıza gittim gittim geldim…

Tutumlarım devreye girdi rengarenk kostümü giyerken: yaşadığım olayları faaliyetleri yorumlayarak anlama kavuşturma çabamı fark ettim. Kişisel amacıma ulaşmak için olası diğer yolları araştırdığımı ve bunların seçimlerime yardımcı olarak fark ettiğimi anladım sırt fermuarımı arkadaşıma çektirirken…

Değerlerimi yeniden düzenledim; yaşamsal değerlerim artık huzur, özgürlük, mutluluk, neşe, güven olsun istedim ve sıkı sıkı geçirdim değerlerimi kafama, peruğumla düşmesinler diye.

Normlarımızı düşündüm, gözlerimin etrafı boyanırken. Kirpiklerimden yaş süzülmesin diye kendimi sarstım. Davranışlarımın bir topluma göre uygun olması gerekirdi. O ortamda benden beklenen davranış ve kalıplar buydu. Normlarda bireylerin başkalarının davranışlarına ilişkin beklentileriydi ve bunlar davranışların istenilir ya da istenmedik olduğunu belirliyordu… Uslu uslu durup duygularımı dramatize etmeden(duygusallığımı) sebep-sonuç üzerinden ilişki kurarak akılcı yolla bunları duygulu hale çevirmeyi başardım.

Hislerimle boyanan yanaklarımla daha az yoğunlukta olan duygusal tepkimin farkına vardım.
Ağız kenarlarıma çekilen kontörle o duygumun içine girdim. Hislerimi tanımladım ve bunların kuvvetlenerek bilincimde ve bedenimde uyarılmış halinin bende ki izleniminin güven ve samimiyet duygusu olduğunu anladım.

Çabuk gelip geçen heyecan duygusundan kurtulup İstekle; onları eğlendirmeye koşma arzumu ve iç güdüsel eylemimi hızlandırdım.…

Kulise kaçan çocuklar çağırıyorlardı hadi hadi diye

Sahneye fırladım. “Rengarenk palyaço hazırdır artık” dedim!

Hepimizin gözleri süreçlerimizin ardından onlara gülüyordu.

Kader mahkumları ve yanında ki çocukları ile el ele dans ediyorduk. Kucağıma aldıklarımın öcü bu deyip kaçması sevincimi engellemiyordu. Alışacaklardı elbet. Zamanımız vardı.

Anneleri ile tek tek konuştukça binlerce hikayelerin kokusu tütüyordu burnumdan. Siyah dumanlarla bıraktıkları yuvalarını şimdinin pembe köşkleri gibi sessizce anlatıyorlardı kulağıma.
-Af gelecek mi? abla söyle ne olur, diye soruyorlardı, sonradan olmuş bu garip palyaçoya.
-İnşallah o da olur, dedim balonları havaya fırlatıp. “Bak havaya uçuyorlar” diye ekleyip…

Dışarıya duydukları umudu sahnede ki köksüz çam ağacına bakıp yeşertiyorlardı.
-Yıllardır buradayız suçumuz var elbet…Kimimiz iftiraya, kalpazana, hırsızlığa şartlar gereği uydu işte.  Ama tövbelerle iman edip duruyoruz inan. Rahat burası. Seramik, el işi yapıyoruz. Çocuklar kreşe gidiyorlar ve yanımızdalar. Allah büyük biliyoruz.

Çocuklarla, anneleriyle, kum boyamalarla masalara dizildik. Anneleri daha çok boyadılar gökyüzünü, şirin babayı. Bize öcü diyen çocuklar şimdi gülüyorlardı. Anneler de bire bir ilgileniyorlardı çocuklarıyla, dışarının hayat meşgalesine inat ama mecburiyetten…

Kocaman dev pastayı dertlerimiz bildik, birlikte kestik, acımızı paylaştık mumlarını sevinçli çocukların nefesiyle üfledik, havadaki ümitlere.

Biz dışarıdakilerden daha çok umut doluydular. Dolacak sürelerini bekliyorlar, aydınlık günlerini sayıklıyorlardı. Okula gidecek çocuklarına “güneş bizi bekliyor az kaldı”  diyorlardı.

Dışarıda birbirimizden kopmuş ve cep telefonları ile sosyalliğini yaşayanlara, umutsuzluğa hapis olmuş, zor günlerin taşıyıcıları göz fenerleri ile bize ışığı gösteriyorlardı.

Veda zamanı gelmişti.

Bize hediyeleri sunup uğurlarken “yine gelin, sayenizde çok eğlendik” diyen annelerin koğuşlara kucaklarında ki çocuklarla dönerken bakışlarını hep hatırlayacağım.

Ve yine söz verdim kendime: “gidenlerin ardında son kalan ben olmayacağım” diye!

Onlar gitti kendim kaldım kendime.

Yüzüm boyanırken düşündüğüm tüm kavramlar uçup gitmişti. Hissettiğim tek duygu içtenlik idi. Birbirimizi tanımadan saniyeler içinde bizi birleştiren ortak değerlere imza atmıştık. Aramızda kurduğumuz yakınlık; tüm duyguların üstünü çizmiş NEŞE, MUTLULUK değerlerine hizmet etmişti.

AN bu andı…Dem bu demdi… tadını çıkardık hep birlikte.

Baktım ki, mor renkler turuncu kanatlarımın benekleri olmuş. Onlar benim umudum, ben onların 5 saatlik neşesi olmuşum.

Kim daha çok kazanmış? Bir varmış bir yokmuş, cebimde yeni öğretilerle bu durum bana daha çok şey öğretmiş. Gönüllülükle giden yollar insanı dönüştürürmüş.

Gönüllü palyaçolardan sadece biri olarak; daldan düşen elmalarımın hepsini “Uçurtmayı vurmasınlar” diyen çocuklar için savurdum.

Özgürlüklerini altın sarısına boyadım, başlarının tacı parlasın diye!

Yaşamak ummaktır, var olmaktır, şimdi daha iyi belledim.


Fotoğraf: Didier Jallais

 

Bilge Öztoplu
Profesyonel Koç, NLP Practitioner

Write a comment